Radyoterapinin keşfi ve meme kanserinde kullanımı

1895 yılının sonlarına doğru Wilhelm Conrad Röntgen elektron tüpüyle çalıştığı sırada tuhaf bir sızıntının varlığını fark etti. Işıyan bu enerji güçlü ve görünmezdi; siyah karton tabakaları delip geçmiş ve odadaki baryum levha üzerinde beyaz, fosforlu bir parıltı oluşturmuştu. Bunun üzerine Röntgen eşinin elini ışın kaynağı ile fotoğraf levhası arasına yerleştirdi. Işınlar elin içerisinden geçerek plaka üzerinde parmak kemikleriyle metal nikah yüzüğünün izini bırakmıştı. Elin iç anatomisi sanki sihirli bir lensin ardından görünmekteydi. Çoğu canlı dokunun içinden geçebilecek kadar güçlü bir enerji ve ışık biçimine X-Işınları adını verdi.

1896’da Röntgen’in X ışınlarını keşfi henüz 1 yılını doldurmadan Chicago’da Tıp eğitimini sürdüren 21 yaşındaki bir öğrenci olan Emil Grubbe; bu ışınları kanser tedavisinde kullanmayı akıl etti. Parlak, maceracı ve inanılmaz ölçüde yaratıcı bir kişiliğe sahip olan Grubbe, Chicago’da vakumlu X-ışınları tüpleri üreten bir fabrikada çalışmış ve kendisi de deneylerinde kullanmak üzere tüpün basit bir versiyonunu inşa etmişti. X ışınlarına maruz çalışan fabrika işçilerinin deri ve tırnaklarının soyulup döküldüğüne tanıklık etmiş biri olarak (kendi ellerinde de aynı nedenle çatlak ve şişlikler vardı), bu “hücre ölümü” mantığını tümörlere de uygulamakta gecikmedi.

29 Mart 1896’da Grubbe, Chicago’nun Halsted Sokağı’nda (sokak adının ünlü cerrah Halsted ile bir ilgisi yoktur) bulunan bir tüp fabrikasında, meme kanserli yaşlıca bir kadın olan Rose Lee’yi duruma uyarladığı bir X-ışını tüpüyle ışın bombardımanına tabi tuttu. Lee’nin kanseri mastektomi ameliyatından sonra nüksetmiş, tümör de memesi de ağrılı ve kocaman bir kitle haline dönmüştü. Grubbe’a görünmesi ona son çare olarak önerilmişti. Grubbe, memenin geri kalanını örtmeye yarayacak bir şey bulma umuduyla etrafına bir göz gezdirdi, ancak ortalıkta herhangi bir metal levhaya rastlayamayınca Lee’nin göğsünü bir Çin çayı kutusunun dibinde bulduğu metalden folyoya sarıverdi. Kanserli doku böylece aralıksız 18 gün boyunca ışınıma maruz bırakıldı. Tedavi acı verici olsa da bir anlamda başarılıydı. Lee’nin memesindeki tümör önce yaraya dönüştü, sonra sıkılaşarak küçüldü. Bu sonuç, X-ışını tedavisinin tarihindeki belgelenmiş ilk bölgesel yanıtı temsil etmekteydi. Ancak ilk tedavi dönemini izleyen birkaç ayın sonunda Lee’nin başı dönmeye midesi bulanmaya başladı. Kanser omurilik, beyin ve karaciğere yayılmıştı. Lee kısa bir süre içinde hayatını kaybetti. Grubbe, böylece önemli bir gözlemde daha bulunmuştu: X-ışınları kanserin yalnızca bölgesel tedavisinde kullanılabilirdi; yayılım yapmış tümörlere etkisi yok denecek kadar azdı.

Etki geçici olsa da aldığı yanıtla ümitlenen Grubbe, bölgesel tümörleri olan birçok başka hastayı iyileştirmek için X-ışını tedavisinden yararlanmaya başladı. Böylece yeni bir tıp dalı, Radyasyon (ışınım) onkolojisi doğmuş oluyordu. Avrupa ve Amerika’nın çeşitli bölgelerinde kısa sürede röntgen klinikleri mantar gibi bitmeye başladı. 1900’lerin başında ise; yani Röntgen’in keşfi üzerinden henüz on yıl geçmeden, doktorlar kanserin ışınımla tedavi edilebilmesi olasılığı karşısında kendilerinden geçmeye başlamışlardı bile. Curieler’in 1902’de radyumu keşifleri sayesinde, cerrahlar artık tümörleri binlerce kat güçlü enerji püskürmeleriyle ışınlayabiliyorlardı. Bu yeni heyecan dalgasının etkisiyle, yüksek dozlu ışın tedavisi konusunda konferanslar düzenlenmeye, dernekler oluşturulmaya başlandı. Altın teller radyumla doldurulup tümör üzerine doğrudan dikiliyor, böylece bölgesel X-ışını dozu daha da arttırılmış oluyordu. Paralel seyir gösteren vakum tüpü teknolojisi de ilerlemekteydi bu arada. 1950’lerin ortalarında, bu tüplerin çeşitli tipleri kanserli dokulara inanılmaz yüksek dozlarda X ışını enerjisi verebilir duruma gelmişti.

Işın tedavisi, böylece kanser tıbbını atom çağına; hem vaat hem de risklerle dolu bir döneme fırlatmıştı. Artık “siklotronlar”, “süper voltaj ışınlar”, “doğrusal hızlandırıcılar” ve “nötron demetleri”nden söz ediliyordu. Sözgelimi, x-ışını tedavisiyle ilgili olarak bir hastaya ‘’milyonlarca küçük enerji mermisi’’ni gözünün önüne getirmesi söylenmişti. Bazı kanser türleri için gerçekten de birer nimetti bu işlemler. Cerrahi gibi ışın tedavisi de, kendi bölgesiyle sınırlı kanserlerin yok edilmesinde son derece etkiliydi. Meme tümörleri X-ışınlarıyla paramparça oluyor, lenfoma topakları eriyip gidiyordu. Bir yıl boyunca komada kalmış beyin tümörlü bir kadın ise komadan çıkarak hastane odasında bir basket maçı bile izlemişti.

Zaman içerisinde radyasyon onkolojisinde kullanılan teknoloji de gelişti ve daha hassas hale geldi. Tarihin ilk dönemlerinde kullanılan X-ışınlarından sonra yüksek enerjili fotonlar, elektronlar, proton ve nötronlar da kullanılmaya başlandı. Ayrıca bilgisayar ve elektronik alanındaki teknolojik gelişmeler sayesinde de tedavi planlama ve uygulamada mükemmele yakın bir seviyeye ulaşıldı.

Uzman Danışman Hekimimiz
+90 506 535 48 26