Ayşe Arman’ın Prof. Dr. Mustafa Özdoğan’la kanser üzerine yaptığı röportaj

 

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Ayşe Arman, Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, kanser tedavisi, kemoterapi ve sanat merkezi, Antalya, kanser hastanesi, meme kanseri üzerine…

“Mustafa Özdoğan.
Dünyanın en alçak gönüllü insanı.
Çok sevecen, çok samimi.
Yaptıklarının çok güzel şeyler olduğu söylendiğinde utanan nadir kişilerden!
Hastalarının ona nasıl sevgiyle baktığını da gözlerimle gördüm.
Bu merkezin kuruluşun ilginç bir öyküsü var.
Akdeniz Üniversitesi’ndeki hocası Mustafa Samur -o da bir onkolog- lösemi oluyor.
Burada hastaneler bakımda olduğunda, kemik ilik nakli için Amerika’ya gitmek zorunda kalıyorlar.
Mustafa Samur’un yanında öğrencisi Mustafa Özdoğan var.
250 bin dolar nakil ameliyatı ücretini yatırmışlar, orada bir ek kemoterapi tedavisi için bir 50 bin dolar daha isteniyor, “Siz o 250’den alın, biz 50 daha bulup getireceğiz!” diyorlar. Cevap: “Hayır olmaz o nakil parası!”
Birden Amerika’nın paraya dayalı farklı bir yüzünü görüyorlar.
Para bulunuyor, kemoterapi de nakil ameliyatı da yapılıyor, Türkiye’ye dönüyorlar, hoca 4 yıl daha yaşıyor.
Sonra vefat ediyor.
Öğrencisi Profesör, Mustafa Özdoğan, şu an insanlığın ağır bastığı bir merkezi hayata geçirmiş durumda…
Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Kanser tedavi ekibi. Kemoterapi ve sanat merkezi. Onkoloji hemşireliği. Memorial Antalya…

 

Neden hekim olmak istediniz?

-Aslında istemedim. Ben mobilyacıydım…

Nasıl yani?

-Niğdeliyim. Çocukluğum ve gençliğim mobilyacılık yaparak geçti. Babam mesleğimdi. İyiydim de. 17-18 yaşında usta olmuştum. Ama tüm ailemin hayali, hekim olmamdı. Beni hep beyaz önlükle hayal ediyorlardı. Matematiğim de iyiydi. Tıp Fakültesi’ne girmeyi başardım. Ama sonra pişman oldum, iki kere bırakma teşebbüsünde bulundum.

Neden?

-Mobilya aşkı! Yanıp tutuşuyordum! Bir de sarmadı tıp beni. Ama o kadar çok ısrar ettiler ki, “Bırakma, bırakma…” Devam ettim. Sonra zaten hayatıma onkoloji girdi. Dünyaya gelme sebebim olarak hissettiğim alan. Şimdi mesleğimi inanılmaz çok seviyorum.

Sorunu ve çözümü aynı anda görebildiğiniz için mi?

-Evet. Sonra mücadele başlıyor. Uygulandığımız tedavilerle, insanların sorunlarına bir nebze çare bulabiliyorsak ne mutlu bize!

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Kanser tedavisi, Memorial Antalya kanser hastanesi, Kemoterapi ve Sanat merkezi kurucusu tıbbi onkolog Prof. Dr. Mustafa Özdoğan

 

Her şey bilgi ve teknoloji değil!

Daha önce böyle bir yer görmedim ben. Burayı farklı kılan nedir?

– Biz insanlara dokunabiliyoruz ! Duygu var burada, sevgi var. Aile gibiyiz. Yoksa teknolojik olarak diğer yerlerden çok bir farkımız olduğunu düşünmüyorum. Ama insani dokunuş konusunda iddialıyız. Zaten bence mesele de bu. Kliniklerimize 5 milyon dolarlık radyoterapi cihazı almayı biliyoruz ama duvara bir resim asamıyoruz. Her şey mekanik. Bu mudur? Değildir! Her şey, bilgi ve teknoloji değildir. Bizim, dokunmamız ve hissetmemiz azaldı. Bazı şeyleri çok Batılı yapmaya başladık. Oysa biz aynı zamanda Doğulu’yuz. Bizler üzüldüğümüzde de mutlu olduğumuzda da birbirimize sarılırız. Kültürümüzde var. Ama giderek bu tür şeyler eksiliyor. Ben mesela hastalarıma dokunmayı severim. Kanser olduğumuzda, kendimizi en çok emanet edeceğimiz kişiden, yani doktorumuzdan bir temas beklememizden daha doğal ne olabilir!

Buradaki hastalar size bayılıyor. Para verseniz bu kadar güzel şeyler söyletemezsiniz insanlara…

-O sevgi karşılıklı! Kanserle karşılaşan biri, önce karanlıkla baş başa kalıyor. Bir sonrakini adımı göremiyor. Kemoterapi nedir bilmiyor. Damarımdan bir ilaç verilecek ama ne sonra olacak? Bin tane soru var kafasında. Ama doktorla konuştuğu ve başına ne geleceğini bilmediği o merkezde, elinde fırçası resim yapan kemoterapi hastalarını görünce rahatlıyor. “Çok kötü bir yerde değilim herhalde” diyor! Resimle, müzikle, yogayla onları tekrar hayatın içine çekiyoruz.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Sıcak ve güler yüzlü hizmet, aile sıcaklığı, evinizin konforu, sağlık hizmeti, kemoterapi, kanser tedavisi…

 

Sırada orman içindeki onkoloji köyü var

Böyle bir proje nereden aklınıza geldi?

-Daha önce bir üniversite Hastanesi’ndeydim, benzer bir kemoterapi merkezi projesini orada gerçekleştirdik. Bir bağış projesiydi. 1300 metrekarelik bir alanı kapatıp, bir teras yaptık. İnsanlar bize inanarak bağışta bulundular. Orada da resim öğretmenleri, cam sanatçıları, müzisyenler vardı. Amacımız, kemoterapi merkezlerinin bodrumlardan teras katlara çıkmasıydı. Yıllarca kemoterapi üniteleri kötü yerlerdeydi. Karanlık, izbe, bunaltıcı odalar. Hala birçok yerde öyle…

Neden? Yer olmadığı için mi?

-Hayır, “İlaçları güneşten korumalıyız” diye bir zihniyet var. Bunu çok iyi anlıyorum da, o ilaçları korurken, insanlar mutsuz etmenin manası var mı? Hastayı niye güneşten koruyalım, ışıksız yerlere tıkalım! Biz o üniversitedeki terasta farklı bir konsept uyguladık. Türkiye’deki köşe taşlarından birini değiştirdik.

Sonra?

-Onkolojide iyi bir şeyler yaptığınız zaman hastalar üstünüze akar. Öyle oldu. Evet, klinik ve kemoterapi ünitesi kurmuştuk ama gerçek anlamda bir kanser hastanesi yoktu. Türkiye’de yok aslında. Onkolojiyle ilgilenen 25 profesör ve akademisyen hocaların da desteğiyle dedik ki “Gelin Türkiye’ye örnek olacak böyle bir proje gerçekleştirelim! “ İnanılmaz heyecanlandık. Hastane projesi yapan uluslararası firmaları davet ettik. Hastalar da mutlu oldu, bağışlar yapmaya başladılar. 6 ay sonunda, rehabilitasyon alanlarıyla, çocuk nakil üniteleriyle, kemik nakli üniteleriyle muhteşem bir şey çıktı ortaya. Daha önce gerçekleştirdiğimiz kemoterapi ünitesi de finans da sağladı. İlaçları da dışarıdan eczanelerden sağladık. Robotik sistem de kurduk. Gerçekten Ortadoğu’nun örnek projesi olma yolunda gidiyordu. Ama tam gün yasası ve mevcut birtakım koşullar, üniversiteyi çok farklı yerlere savurdu. Projenin benim istediğim gibi hayata geçemeyeceği bana deklare edildiğinde, projeyi teslim ettim, “Bana müsaade!” dedim. İşte o dönem Memorial çıktı karşıma, onlara anlattım. Ve biz birlikte yola koyulduk. İlk hedefimiz bu merkezdi, onu gerçekleştirdik. Sırada şimdi, orman içindeki onkoloji köyü var…

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Resim, sanat terapi, güler yüzlü ve anlayışlı hizmet, Memorial Antalya Hastanesi

Kanser tedavisini baştan sona yürüten klinik onkologlar

Onkologlar mı kendini daha çok ciddiye alır cerrahlar mı?

-Cerrahlar. Çünkü bugüne kadar, cerrahi üzerine kurulmuş bir tıp vardı. Ama bu artık değişiyor. Çünkü kanser hastalarını ele alacak olursanız, yaşamlarının bir parçasında cerrah var ama onkolog, tedavinin başından sonuna kadar var. Teknoloji de çok gelişti. Tümörleri yakabiliyorsunuz, bazılarını dondurabiliyorsunuz. Radyoterapi de çok çeşitlendi. Birinin, bütüncül bakması, başından sonuna kadar her şeyin zamanlamasını ayarlaması gerekiyor ki o hasta iyileşebilsin. Tıbbi onkologlar artık bu işin yönetimine talip…

Orkestra şefi gibi mi?

-Evet.

-Kanser olsanız, bilmek ister misiniz?

Yüzde 90 cevap: “Evet!”

-Kanser olduğunu hastanıza söyleyelim mi?

Yüzde 90 cevap: “Hayır!”

Ölüm kavramıyla, yüzleşemediğimizi söyleyen onkologlar var. Hasta ve hasta yakınlarıyla yaşanan problemlere değiniyorlar. “Gerçekler söylenmiyor, çünkü duymak istemiyorlar ama dünyanın başka ülkelerinde söyleniyor” diyorlar. Biz, ölümle barışamayan bir toplum muyuz?

-“Kanserli hasta iletişimi”, neredeyse uzmanlık alanlarımdan biri. Gönüllü iletişim dersleri verdim, bu konuda ödüllü çalışmalarım var. Hasta yakınlarıyla ilgili yazdığım makalenin biri, ayın makalesi seçildi Avrupa’da. İlginç bir şey var. Hasta yakınlarına soruyorsunuz, “Siz kanser olsanız, bilmek ister misiniz?” Yüzde 90’ı “Evet!” diyor. “Peki hastanıza kanser olduğunu söyleyelim mi?” Yüzde 90’ı “Hayır!” diyor. Dünyada da bu böyle. Peki Türkiye’de bizim yaptığımız çalışmalar ne diyor? Hastaların yüzde 80’in “Hastalığımla ilgili her şey ben bilmek isterim” diyor. Yüzde 20’si ise, “Ben istemem! Tedavileri ve sürece benim tayin ettiğim yakınımla konuşun!” diyor.

Madem dünyada aslında yüzde 90, “Hastama söylemeyin!” diyor, bugün artık neden söyleniyor?

– Çünkü yasalar ve yasal süreç değişti. Amerika’daki hekimlerin babacan tavrı, birdenbire farklılaşmadı yani. 60’lara kadar bizimle aynı olan konumda olan Amerika’daki anlayış; bireysel hak ve özgürlüklerin tanımlanması ve bireyin kendi yaşamıyla ilgili tüm haklarına sahip çıkmasından sonra değişti. Gerçekleri hasta duymak istemediği için anlatmayan hekimler, mahkemeye verilmeye başlandı. Çünkü onayını almadığınız zaman, “Benim kalan 6 ayımın hesabını ver bakayım!” diyebiliyor, “Kemoterapi almak yerine belki bir adaya gidecektim, belki hayatımın son günlerinde denize girecektim!” Biz bu konularda daha çok geriyiz, tartışılmıyor bile…

Bizde sorun nerede başlıyor?

-Tanıdan! Eğer siz, hastaya tanısını söylemiyorsanız, ölmek üzere olduğunu paylaşamazsınız ki! Kişi, izin verirse anlatıyorsunuz. Bizde yasal düzenlemeler farklı. Biz pek çok ilde yaptığımız analizlerde bine yakın hasta yakınına sorduk. “Kanser olsanız, bilmek ister misiniz?” “Evet!” Yüzde 80’i bilmek istiyor. Hatta ölecekse de bilmek istiyor. “Yakınınız olan hastanızın bilmesini ister misiniz?” “Hayır!” “Peki tedavi kararlarını hastanıza mı soralım, size mi?” “Hastama!” Tam bir Şark kurnazlığı!

Çok fenaymış!

-Evet, bu anlayışın değişmesi lazım. Burada temel problem eğitimsizlik. Diyor ki “Bana sorumluluk verme! Benim yönetemeyeceğim yükleri benim üstüme yıkma!” Çünkü yönetemeyeceğini düşünüyor. Bu, uzun zamandır var olan bir sorun. 2000’lerin başındaİstanbul’un çok ünlü hocalarından birine, “Hocam” demiştim, “Kanser hastalara tanısını söylüyor musunuz?” “Olur mu çocuk!” demişti, “Kanser tanısı hastayla paylaşılır mı?” Bakış açısı buydu. Ben o genç halimle bunu değiştirmek istiyordum. Hala istiyorum. Tanısını söylemediğiniz bir hastayla ölümü nasıl konuşabilirsiniz. Konuşamazsanız o kişi hayatının kalan geri kalanını nasıl planlayabilecek? Dürüstlük bunun neresinde? Ama biz ülke olarak henüz buna hazır değiliz…

Peki siz ne yapıyorsunuz?

-100 hastadan 20’si, “Hocam, hastalığım ve tıbbi detayları ve kararları benimle konuşma, oğlumla ve kızımla al” diyor. Yani hayatımla ilgili kötü bir gerçeğin yükünü kaldıracak güçte değilim, bana hiçbir şey söyleme demek istiyor. Bu da bir hak ve özgürlük. Taleplerine saygı duyuyoruz, söylemiyoruz. Geri kalan yüzde 80 ise, “Hocam, ben tüm detayları bilmek istiyorum!” diyor. Yaşam süresi hakkında bilgi sahibi olmak istemiyorsa, bunu aktarmak da doğru değil. Örneğin benim eşim -ki o da doktor kendisi- zaman zaman, “Allah korusun, ileride kanser olursam, sakın, tanımı, yaşam süremi bana söyleme!” diyor, “Bilmek istemiyorum, bilirsem kaldıramam” Bu da onun hakkı, böyle diyorsa kulak dinleyeceksin.

“Artık yapacak bir şey kalmadı. Huzur içinde ölmek istiyorsanız evinize gidin!” dediğiniz vakalar oluyor mu?

-Bu cümlelerle değil, ama söylüyorum. “Bilinen tedavilerin birçoğunu uyguladık size. Ama şu an yeterince fayda almıyoruz. Bir süre ara verelim isterseniz. Evinize gidin” diyorum. Onkolog, hastasına sonuna kadar dürüst olmalı. Ben eğer hastamın gözünün içine bakamayacaksam, o hastanın yönetiminde başarılı olamam. Yalan söylüyorsanız göz teması yoktur. Benim hastalarım her zaman onlara doğruyu söylediğimi bilirler.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Modern, güler yüzlü ve anlayışlı hizmet, kemoterapi ve sanat merkezi, kanser tedavisi…

 

Kanser tüm aileyi vuruyor

Kanser sadece o bireyi değil, tüm aileyi vuruyor, öyle değil mi? Bu durumda aslında aile fertlerinde de terapi uygulanması gerekiyor mu?

-Ah bu da kanayan yaralarımızdan biri! Göz adı edilen konulardan biri. Oysa, çok önemli. Kanserli hastaların aileleriyle doğru iletişim kurmazsanız, ne tedavi uygularsanız uygulayın, yine de sorunu çözmüş olmuyorsunuz. Örneğin hastanın başına gelecekleri hasta yakınına iyi anlatmazsanız, evlilikler bitebiliyor. Ki bunu meme kanserinde çok görüyoruz.

Ben kızıyorum erkeklerin bu kadar zayıf olmasına. Perişan oluyorlar, alkolik oluyorlar! Karılarının yanında olamıyorlar, destek olamıyorlar, bir çak vakada topuklayıp gidiyorlar…

-Evet. Bir kadın, eşi kanser olduğunda sonuna kadar destek ama tersi için aynı şeyi söyleyemeyiz! Ama o erkeklere, o ailelere psikolojik destek veriliyor mu derseniz, o da yok. Devlet, aile değerlendirmesine ücret ödemiyor. Bunların hiçbirinin karşılığı yok. Oysa, ailelere destek şart. Onlarla beraber ilerlemek, bu sürecin geçici olduğunu, ama yönetilmesi gerektiğini ve nasıl yönetileceğini izah etmek gerekiyor. Hepsi gerçekten çok büyük emek. En büyük sorunlardan biri de demin dediğim gibi, maalesef bu emeklerin finansal karşılığı yok. Bizim hayalimiz tüm bu desteklerin, rehabilitasyonların sağlandığı bir onkoloji köyü. Çünkü tüm aile aslında hastalanıyor. Sadece eş yok ki, çocuklar da var, olaya bütüncül bakmak gerekiyor…

Batılı ülkelerde bu tür rehabilitasyonlar var, değil mi?

-Evet.

Biz ne zaman öyle bir seviyeye gelebileceğiz?

-Bizim ölmekte olan hastalarımız için organizasyonunuz yok. Oysa bugün sadece Avrupa’da 2 bin insan üzerinde hospis merkezi var.

Hospis merkezi nedir?

-“Terminal” dönemde olan, yani ölmekte olan hasta bakım klinikleri. Türkiye’de bunu yöneten bir organizasyon yok. Bu iş de şu an onkologların üzerinde. Kanser tedavisi, hastaya kolundan ilaç vermek, ışın vermek ve ameliyat etmek değildir! Bu anlayışı değiştirmek lazım. İş, bununla bitmiyor. Tanıdan itibaren yaşam kaybına ya da iyileşmeye kadar olan bir süreç söz konusu burada. Biyopsi, ameliyat, ameliyattan sonraki tedavi, radyoterapi, kemoterapi, tıbbi tedaviler, ilaçlar, sonra ya yaşamın son dönemi ve kaybı ya da iyileşme. Bütün bu sürecin içinde, hastayla birlikte çocuk da var, eş de var, anne de var, baba da. Biz ne zaman ülke olarak bu yolun tamamını görebilirsek, o zaman kanser tedavisinde gerçekten anlamda yol almış oluruz.

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan'la kanser üzerine

Ben de kanserden korkuyorum, ama abartmıyorum

Siz, kansere yakalanmaktan korkuyor musunuz?

-Her insan kadar ben de korkuyorum. Bugün bazı kanserler, tanı erken konursa, korkutucu olmaktan çıktı. Meme kanseri gibi. Ama pankreas kanseri için aynı şeyi söyleyemem. Ben de korkuyorum ama bu korkuyu abartmıyorum.

İyi ve hassas insanlar mı kansere yakalanır?

-Yok hayır, ben böyle düşünmüyorum. Sigarayı çekin yaşamdan, bakın akciğer kanserlerinin yüzde 90’ını nasıl yok ediyorsunuz. Bunun iyilikle, kötülükle alakası var mı? Yılda 200 bin yeni kanser vakasına tanık oluyoruz. Şöyle bir dünya hayal edelim, düzenli egzersiz yaptığımız, beslenmemize dikkat ettiğimiz, sigara içmediğimiz… O 200 binin 100 bininin anında kaybolacağını biliyor musunuz? Müthiş bir rakam değil mi? O geri kalan 100 bin de kontrollerini ihmal etmezse, mamografi çektirirse, smear testini yaptırırsa, meme kanseri, rahim ağzı kanseri, akciğer kanseri, kolon kanseri tanıları erken konabilir. Erken tanı da, hayat kurtarır! O 100 binin de 50 binini erken tanıyla kurtardık. Gördünüz mü kanser, birdenbire ulusal sağlık sorunu olmaktan çıktı. Diğer 50 bin için de bilim gelişiyor…

Bu merkezde, Amerika’da bizden esirgenen insanlık var!

Siz, hocanızla Mustafa Samur’la neler yaşadınız?

-Hayatımı değiştiren olay o! 2004’dü, 36 yaşındaydım. Mustafa Samur Hocam, beni akademisyenliğe yönlendiren kişiydi. Hoca- öğrenci ilişkisinden daha derin bir dostluktu bizimki. Birlikte iyi işler çıkarmaya de başlamıştık. Ben onun sayesinde sevdim onkolojiyi, insana dokunmayı…

Peki sonra ne oldu?

-Biraz halsizdi. “Bana bir kan tahlili yapsana!” dedi. Değerlerinden biri yüksek çıktı. Mikroskop altında baktım ve lösemi hücreleri gördüm. Böyle başladı maceramız…

Sonra?

-Kemik iliği nakli gerekti.

Bu kadar hızlı mı gelişti her şey?

-Tabii, tabii! 20 gün arayla iki kere kemoterapi verdikten sonra, kemik analizleri çıktı ve gördük ki agresif seyirli bir lösemi tipi. Kemik iliği nakli yapılması gerekiyor. O dönemde tedavi alabileceğimiz iki üniversite de bakıma girmişti…

O yüzden mi yurtdışına gittiniz?

-Evet. Araştırdık, bu konuda en iyi yer neresi? Seattle! Yazışmaları yaptık. “Tamam” dediler. Atlayıp gittik.

Siz hep hocanızın yanındasınız…

-Elbette. Hocam ama aynı zamanda abim benim, ötesi var mı? Amerika’da güler yüzle karşılandık. Çünkü nakil ameliyatı için 250 bin dolar yatırmıştık. Herkes muhteşem davranıyordu bize. Ama sonra bir kür kemoterapi verilmesi gerekti. Bunu da bizi daha önce söylememişlerdi, birden bire 50 bin dolarlık ek ödeme çıktı. “3 gün içinde parayı yatırırsanız tedaviye başlarız, yatırmazsanız iptal ederiz!” gibi bir üslupla karşılaştık. “Daha önce verdiğimiz, 250’den alın, 50’yi de bulacağız” dedik. “Hayır, o nakil ameliyatının parası, onu kullanamayız!” dediler. Para için perişan ettiler bizi! Gördüm ki Amerika’nın bir de böyle bir yüzü varmış. Paran varsa tamam, yoksa hayatın kaydı! Laf anlat, anlatabilirsin…

Parayı buldunuz mu?

-Evet, zorlandık ama bulduk. Kemoterapi de oldu, nakil ameliyatı da gerçekleşti.

Hoca buraya geldikten sonra ne kadar yaşadı?

-4 yıl. 2008’de yaşamını kaybetti. Allah rahmet eylesin. O yüzden bu merkez benim için çok önemli. Onun ruhu var burada. Bizden esirgenen insanlık var burada. İngiliz, Rus, Alman o kadar çok hasta tedavi ettik ki. 3 yıla yakın zamanda, 11 bine yakın hasta girmiş bu kata. Kimi görüş alıp gitmiş, kimi tedavi almış. Şu geçtiğimiz 2 buçuk yılda, 250 kemik iliği nakli yapılmış. Ki kemik iliği nakli, böbrek nakline göre çok daha zor ve meşakkatlidir. Bugün Türkiye’nin üçüncü- dördüncü en fazla nakil yapan merkezi burası…

Ne kadar gurur duyuyorsunuz kendinizle?

-Kendimden çok, ekibimle gurur duyuyorum. Gerçekten muhteşem insanlarla çalışıyorum.”

 

Kaynak: hurriyet.com